Anneme…
Yemek yapmayı öğrenmeye azmetmiş genç bir kadının başlarda tek kaygısı, yaptığı yemeklerle kimsenin zehirlenmesine sebebiyet vermemektir. İşi biraz ilerlettikçe yemeklerini yiyenlerden “Eline sağlık, pek güzel olmuş” cümlesini duymanın mutluluğunu tadar. Ama bu mutfak yolculuğunda aslında daha büyük bir hedefimiz vardır: Bir gün annemizinkiler kadar güzel yemekler yapabilmek.
Yaptığımız yemekleri tencerenin başında tadarken kendi kendimize “Olmuş mu?” diye sorarız ama asıl sorumuz “Anneminkine ne kadar benzemiş?”tir. Defalarca uğraşıp bir türlü tam beceremediğimiz ıspanak yemeği, sonunda annemizinki gibi görünüp daha önceki denemelerimiz gibi ağzımızda acı bir tat bırakmadığında hedefe bir adım daha yaklaştığımızı hissederiz. Pirinç pilavımız aynı annemizinki gibi tane tane olup buram buram tereyağı koktuğunda da bir başka sınavı vermiş oluruz.
İnternetten, yemek kitaplarından yeni tarifler bulup denesek de annelerimizin tariflerinin bizdeki yeri ayrıdır. Çünkü o yemekler, aşina olduğumuz tatlarıyla bize huzur verdikleri gibi çocukluğumuzdan bu yana kurulan aile sofralarının taşkın neşesini de hatırlatır. Annenizin izinde ilerlediğiniz mutfak yolculuğunda eğer şanslıysanız yolunuzu aydınlatan bir de haritanız vardır: Onun bizzat elleriyle hazırladığı yemek tarifleri defteri. Bu iş için belki afili bir defteri, belki de yılı geçmiş eski bir ajandayı seçmiştir ve hiç üşenmemiş, tüm tariflerini; o çok sevdiğiniz çikolatalı ıslak kekten misafir geldiğinde yaptığı sosisli böreğe kadar hepsini tek tek yazmıştır.
Anneniz size tarif defterini veriyorsa bu, artık büyüdüğünüz ama hâlâ küçüklüğünüzdeki kadar çok sevildiğiniz anlamına gelir. Çünkü bu defter, biraz da annenizin özenli el yazısıyla size yazdığı uzun bir aşk mektubu gibidir. Pek çoğunu çocukluğunuzdan hatırladığınız tariflerle dolu defterin köşelerinde “En sevdiğin yemekleri tam da senin sevdiğin gibi yaptım çünkü seni çok seviyorum”lar, “Başta kıvamını tutturamazsan hemen sıkma canını, sen de yapabilirsin”ler saklıdır.
Anny Stein da annesinden ona miras kalan yemek tarifleri defterine kavuşunca karışık duygular içine girecekti. Ama duygulanması için yukarıda saydığımız nedenlerden daha fazlası vardı elinde. İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkesinden; o zamanki adıyla Çekoslovakya’dan kaçmayı başaran Anny Stein, 1969 yılında New York’taki evinde otururken esrarengiz bir telefon aldı. Telefondaki adam, yıllar önce kaybettiği annesinden kalma bir paketi ona vermek istediğini söylüyordu. İlk şoku atlatan Stein, adamla buluşup paketi aldı. Paketi açıp annesinin el yazısını taşıyan, yemek tarifleriyle dolu bir defterle karşılaşınca çok şaşırdı. Çünkü annesinin böyle bir defter tuttuğundan bile habersizdi.
“Karnımız değilse de ruhumuz doysun”
Anny Stein’in annesi Mina Pachter, İkinci Dünya Savaşı sırasında Terezin Toplama Kampı’na sürülen yüz kırk dört bin Yahudi’den biriydi. Pachter, Auschwitz Ölüm Kampı’ndan bir önceki durak olarak bilinen Prag yakınlarındaki bu kampa getirildiğinde yetmiş yaşlarındaydı. Hiç kuşkusuz kampın şartları orada yaşamak zorunda kalan herkes için yeterince kötüydü. Ama iş gücüne katkıda bulunmadıkları için çok az yemek verilen ve yiyecek bir şeyler bulmak için çöpleri eşelemek zorunda kalan yaşlıların durumu daha da vahimdi. Sürekli olarak açlıkla mücadele eden Mina Pachter ve çevresindeki birkaç yaşlı kadın, bu acı gerçeklikten kendilerini sıyırabilmek için umut verici, cesur bir işe giriştiler: Ailelerinden kalan yemek tariflerini bir araya getirmek.
Mina Pachter ve arkadaşları, kendilerine ait mutfaklarının olduğu, çocuklarına istedikleri yemekleri özgürce pişirebildikleri ve büyük bir masanın etrafında sevdikleriyle birlikte yemek yedikleri o eski güzel günleri hatırlayıp tarifleri arka arkaya sıralıyorlardı. Midelerinin guruldamasını, coşkulu yemek tarifleriyle bastırıyor ve böylece karınlarını olmasa bile ruhlarını doyurabiliyorlardı. Bu tarifler geçmişi yâd edip bugünün acısını biraz olsun dindirebilmenin yanı sıra geleceğe dair de umut taşıyordu. Bir gün bu cehennemden kurtulabilirlerse şayet yine birbirinden leziz yemekler pişireceklerdi. Eğer işler yolunda gitmez de burada ölüp kalırlarsa da en azından aile yadigârı bu yemek tarifleri, onlarla birlikte ortadan kaybolup gitmeyecekti.
İkinci Dünya Savaşı sona erdiğinde Terezin’e gönderilmiş olan yüz kırk dört bin Yahudi’den sadece on dokuz bini hayattaydı ve Mina Pachter onlardan biri değildi. 1944 yılında açlıktan can veren kadın, ölmeden kısa bir süre önce kamptaki yakın bir arkadaşına, kızına ulaştırması sözüyle yemek tarifleriyle dolu defteri emanet etmişti. Savaşın bitiminde kamptan sağ kurtulan arkadaşı da sözüne sadık kalmış, on beş yıl gecikmeyle de olsa emaneti, Anny Stein’a ulaştırmıştı.
Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Mina Pachter’in Yemek Kitabı
Kış salatasından “elmalı strudel”e kadar yetmiş farklı tarifin toplandığı defter, sadece Anny Stein’e değil, tüm gelecek kuşaklara mirastı ve yazıldığı tarihten yaklaşık elli yıl sonra, In Memory’s Kitchen: A Legacy from the Women of Terezin (Belleğin Mutfağında: Terezin Kadınlarından Miras) adıyla kitap olarak basılıp dünyayla buluştu. Böylece evlerinden çıkarılıp tüm mal varlıklarına el konulan, yaşam hakları ellerinden alınan Terezinli kadınların bırakabildikleri tek miras, varislerini bulmuş oldu. İnsanlık dışı şartlara karşı direncin, cesaretin ve koşulsuz sevginin simgesi olan kitap, bir yemek kitabından çok Anne Frank’ın Hatıra Defteri gibi son derece bilinen eserleri de kapsayan soykırım edebiyatının değerli bir parçası olarak görülüyor ve kitaba ait el yazmaları, Washington’daki Soykırım Anma Müzesi’nde sergileniyor.
*Bu yazı ilk olarak Nisan 2013’te Kuraldışı Dergi’de yayımlandı. http://www.kuraldisidergi.com/5404/terezin-toplama-kampi%E2%80%99ndan-yemek-tarifleri/
Leave a comment