Kurbağalama

“İri ve kambur vücuduyla kocaman bir virgülü andıran kadın, denizde açıldıkça açıldı, küçücük bir noktaya dönüştü gözlerimizin önünde.” dedi, o gün sahilde piknik yapan bekâr erkek grubunun ağzı laf yaptığı için pek sevilen üyesi, öğretmen kılıklı Niyazi.

Ailesiyle pikniğe gelmiş olan kasap Ali Osman’ın meşhur köfteleri mangalda cızlamaya başlayıp koku bütün sahili sarınca, yarım saat önce domatesli-beyaz peynirli birer yarım ekmek arasıyla karınlarını doyurduğu üç oğlan çocuğunu zapt etmekte zorlanan Aysel ise şöyle anlattı o gün olanları: “Çocuklar denize girecek oldular. Nasıl gideyim peşlerinden? Hangi biriyle ilgileneyim? İki elim kumda. Millet keyfine bakarken ben sıcağın alnında oturmuş, bütün kış “Kulunçlarım da kulunçlarım” diye başımın etini yiyen kayınvalidemi ılık kumlara gömüyorum, la havle vela kuvvete çekerek. Aman çocuklar fazla açılmayın, şu kırmızı dubayı sakın geçmeyin dedim. Biraz sonra denize bakınca bir de ne göreyim? Duba, duba değil mübarek, sanki motorlu! Yerinde durmuyor, uzaklaşıyor ha bire kıyıdan. Sonradan anladık onun duba değil, bizim Akide olduğunu. Anlamasak maazallah bizim çocuklar da gidecekti arkasından…”

Continue reading “Kurbağalama”

Terezin Toplama Kampı’ndan Yemek Tarifleri

Anneme…

Yemek yapmayı öğrenmeye azmetmiş genç bir kadının başlarda tek kaygısı, yaptığı yemeklerle kimsenin zehirlenmesine sebebiyet vermemektir. İşi biraz ilerlettikçe yemeklerini yiyenlerden “Eline sağlık, pek güzel olmuş” cümlesini duymanın mutluluğunu tadar. Ama bu mutfak yolculuğunda aslında daha büyük bir hedefimiz vardır: Bir gün annemizinkiler kadar güzel yemekler yapabilmek.

Yaptığımız yemekleri tencerenin başında tadarken kendi kendimize “Olmuş mu?” diye sorarız ama asıl sorumuz “Anneminkine ne kadar benzemiş?”tir. Defalarca uğraşıp bir türlü tam beceremediğimiz ıspanak yemeği, sonunda annemizinki gibi görünüp daha önceki denemelerimiz gibi ağzımızda acı bir tat bırakmadığında hedefe bir adım daha yaklaştığımızı hissederiz. Pirinç pilavımız aynı annemizinki gibi tane tane olup buram buram tereyağı koktuğunda da bir başka sınavı vermiş oluruz.

Continue reading “Terezin Toplama Kampı’ndan Yemek Tarifleri”

Heather Sellers kendisiyle nasıl tanıştı?

İngilizce öğretmeni Heather Sellers’a merhaba deyin. O da sizinle tanıştığına memnun oldu. Ama iki gün sonra tekrar karşılaştığınızda selamsız sabahsız yanınızdan geçip giderse sakın üstünüze alınmayın. Olur da siz ona selam verirseniz, yüzünüze şaşkın şaşkın bakması ihtimaline de hazırlıklı olun.

Hayır, o dalgınlığıyla ünlü çılgın profesörlerden değil. Michigan’da bir üniversitede yaratıcı yazarlık dersleri veren 40’lı yaşlarındaki Heather Sellers, sadece Amerika’da sayıları beş milyonu bulan yüz körlerinden biri. Yüz körlüğü, bir diğer deyişle “prosopagnosia” genetik yolla geçebildiği gibi, beyinde hasar sonucu da oluşabiliyor.

Continue reading “Heather Sellers kendisiyle nasıl tanıştı?”

Sütü Siyah Akmayan Senarist: Jenny Lumet

Her anne olan yazarın sütü siyah akmayabilir. Bazı kadınlar yaratıcı sancılarını doğum sancılarının ritmine uydurup çılgınca dans etmekten keyif alabilir. Ya da karınlarında her geçen gün büyüyen bebeğin yükünü hafifletmek için kelimelerle oynamaktan başka bir yol bulamayabilirler. New Yorklu oyuncu Jenny Lumet 1995 yılında ilk senaryosunu yazmaya başladığında ilk çocuğuna hamileydi. Aylar sonra oğlu Jake sağlıklı bir şekilde dünyaya geldi. Ama Lumet’in hamileliği süresince yazdığı senaryo bir yere gitmedi, çekmecenin derinliklerinde yerini aldı.

Continue reading “Sütü Siyah Akmayan Senarist: Jenny Lumet”

Monsieur Lazhar nasıl yazıldı?

Bugün Quebec’te bir ilkokul sınıfındayız. Birisine bakıp çıkacağız. Duvarlar çocukların ellerinden çıktığı belli olan el işleri ve farklı kültürlere ait fotoğraflarla süslü. En arka sırada ince uzun bacakları sıraya zar zor sığan bir adam oturuyor. Kırklı yaşlardaki bu adam, küçük yuvarlak gözlüklerinin ardından etrafa bakıp önündeki deftere not alıyor. Bu adam da kim dersiniz? Öğretmenin performansını değerlendiren bir müfettiş ya da heyecanla atan kalbinin sesinden çocukların gürültü yaptığını bile duymayan stajyer öğretmen değil. Kendisi Kanadalı yönetmen Philippe Falardeau’nun ta kendisi. Halihazırda cebinde üç uzun metraj filmi olan Falardeau, bir önceki öğretmenleri sınıfta intihar eden öğrencilere öğretmenlik yapan Cezayir göçmeni bir adamın hikayesini anlattığı Monsieur Lazhar filminin senaryosu için araştırma yapmak için burada.

Continue reading “Monsieur Lazhar nasıl yazıldı?”

“Değerli” bir hikaye

 

Geçtiğimiz ay Oscar törenini izleyenler bilir, bu sefer de kazananın isminin yazdığı zarfların herhangi birinden benim adım çıkmadı. Ben de artık alıştım, kazananlar adına sevinmeye başladım. En çok da Precious’un aldığı ödüllere mutlu oldum. Bunda ödül alan filmler içinde neredeyse sadece Precious’ı izlemiş ve beğenmiş olmamın da payı olabilir, En iyi Uyarlama Senaryo ödülünü alan senarist Geoffrey Fletcher’ın yaptığı duygusal konuşmanın da. Ama konumuz bu değil.

Bu yazıda Precious filminin arkasındaki yapım hikayesinden bahsetmek istiyorum. Ve tabii zarftan benim adımın çıkmasını en çok istediğim ödül kategorisinde; senaryo uyarlaması dalında ödül alan Geoffrey Fletcher üstüne de birkaç çift sözüm olacak. En iyi Senaryo ödülünü alan ilk siyah olan Geoffrey Fletcher şerefine kalemimi indiriyor ve yazıma başlıyorum.

Continue reading ““Değerli” bir hikaye”

Çocuk beklemiyorsak da “Uzaklara Gidelim”

 

Hamile senaristler ve filmleri serimizin ikincisine hoş geldiniz. Geçen yazıda, Rachel Getting Married’in senaristi Jenny Lumet’nin ilk senaryosunu oğluna hamileyken yazmaya başladığından bahsetmiştim. Bu kez de senarist Vendela Vida ve hamileyken yazmaya başladığı “Away We Go” üzerine yazacağım. Senaristi hamileyken yazılan filmleri arka arkaya sıralayarak hamilelik ve yaratıcılık arasında bir bağ olduğunu ispatlamaya mı çalışıyorum, bilmiyorum. Ama şimdilik bu deneyi evde denemeyeceğim. Merak etme anne, evlenmeden çocuk doğurmayacağım.

İyi bir yol arkadaşı: Cümleten İyi Yolculuklar

Bazı kitapların kaderinde yol arkadaşı olmak vardır. Bu kitapların, bizimle birlikte denizleri, dağları aştıkları da olur, her gün aynı duraklar arasında gidip gelmekte olan bizlere eşlik ettikleri de. Gideceğimiz mesafeye bakmadan yanımızda taşırız onları. Çünkü gün içinde ruhumuzu hafifleten bir kitabın, çantamızda yaptığı ağırlığın lafı olmaz.

Continue reading “İyi bir yol arkadaşı: Cümleten İyi Yolculuklar”

Kitabın ve Şehrin İçinde: Yeşil Peri Gecesi

Okurken ayakları sabırsızlananlara…

Sayıları az da olsa yürürken kitap okuyan okur-yayalar dolaşıyor şehrin sokaklarında. Bir önlerine, bir de kitaba bakıyorlar adımlarını atarken. Eğer sadece birine bakma şansları varsa genelde tercihlerini ellerindeki kitaptan yana kullanıyorlar. Kırk beş saniyelik kırmızı ışıklarda seviniyorlar. Dünya onları bir süreliğine rahat bırakmış oluyor, onlar da kitaplarına dalıp gitmenin keyfini çıkarıyorlar. Neyse ki karşıdan karşıya geçerken okumaya devam etmek konusunda ısrarcı olmuyorlar. Bu okur-yayaların, kitapları harita gibi kullandıklarından şüpheleniyorum. Adımlarını ellerindeki kitaplar belirliyor olmalı ve gidecekleri yöne karar vermek için ikide bir kitaba bakıyor olmalılar.

Continue reading “Kitabın ve Şehrin İçinde: Yeşil Peri Gecesi”

Blog at WordPress.com.

Up ↑